Türkülerin, insanın ve gönlün izinden…

Tezene ile Terapi Arasında
Bir terapi odasında, kendi hikâyemi anlatırken bir türküye vardım.
Aslında oraya Neşet Ertaş’ı konuşmaya gitmemiştim. Karşımda beni sessizce dinleyen biri vardı; ben de aklıma ne gelirse onun peşinden gidiyordum. Bir konudan diğerine, bazen bağlantısını o anda benim de bilmediğim yerlere.
Bir yerde hafta sonundan söz ettim. Neşet Ertaş’la ilgili kitapları karıştırdığımdan, eski videolarını izlediğimden, yine dönüp onu dinlediğimden. Bunları anlatırken onunla aramdaki bağın nereden geldiğini düşünmeye başladım. Sonra çocukluğuma gittim; anneannemle dedemin evine.
Bana kitap okuduklarını pek hatırlamıyorum. Ama hikâyesiz bir çocukluğum hiç olmadı. Sivas’ın, köylerin, insanların, türkülerin hikâyeleri vardı o evde. Bir türkü çaldığında yalnızca dinlemezdim; çoğu zaman onun hikâyesini de duyardım.
Bedir’in türküsünü… “Bekâr gezelim” diye başlayan bir başka hikâyeyi… Bir kıza âşık olan çobanı; çoban hapishaneye düşünce saçlarını kesip sevdiğine patik ören o kızı.
Çocuk aklımla ne kadarını anlıyordum bilmiyorum. Ama hepsini dinlemek isterdim. Bir insan bir başkasını neden bu kadar sever, neden bekler, neden gider, neden dönmez; bir acı nasıl olur da yıllar sonra bile türkü olup kalır… Bunları o zaman böyle sormuyordum elbette. Ama hikâyenin kendisinden çok, insanın hikâyenin içinde ne yaşadığına meraklıydım galiba. İnsanın söylemediği şeyi merak etmeye belki de o zaman başlamıştım.
Yıllar sonra mesleğim insanı dinlemek oldu. Söylediklerini elbette; ama biraz da söyleyemediklerini. Cümlenin nerede yarım kaldığını, sesin nerede değiştiğini, insanın hangi hikâyeye tekrar tekrar döndüğünü. Bugünden çocukluğuma baktığımda, insanın içine doğru bakma merakımın yalnızca okuduğum kitaplardan, eğitimlerden, kuramlardan gelmediğini görüyorum. Anneannemle dedemin evinde dinlediğim o eski hikâyelerin de bunda bir payı olmalı.
Neşet Ertaş’la bağım galiba tam oraya değiyor. Türkülerini seviyorum, sesini seviyorum, tezenesini seviyorum. Ama beni yıllardır ona döndüren yalnızca bunlar değil. Bir insanın dünyaya nasıl baktığıyla ilgileniyorum ben; Neşet Ertaş’ı dinlediğimde de en çok orada kalıyorum: insana baktığı yerde.
Hayatının içinden onca kırgınlık, ayrılık, yoksunluk geçmiş bir insanın kalbini nasıl hâlâ o kadar açık tutabildiğini düşünüyorum. Nasıl ötekini görmeye devam edebildiğini. Kendi acısını taşırken dünyaya bütünüyle küsmemeyi nasıl başardığını.
Ben buna uzun zamandır “gönül gözü” diyorum. Gözün gördüğünden biraz daha içeride bir yere bakmak gibi geliyor bana: insanın yalnızca yaptığına değil, onu yaparken içinde ne taşıdığına; yalnızca söylediğine değil, söyleyemediğine de bakmak. Çocukken türkü hikâyelerinde merak ettiğim yerle bugün Neşet Ertaş’ta durduğum yer, birbirine çok benziyor.
O gün terapi odasında konuşurken bir ara gözüm pencereye kaydı. Dışarıda hayat kendi bildiği gibi akıyordu; insanlar geliyor, geçiyor, bir yerlere yetişiyordu. Ben içeride Neşet Ertaş’tan, çocukluğumdan, anneannemden, dedemden söz ederken zaman dışarıda hiç durmadan devam ediyordu. Aklıma o söz geldi: “Dünya bir penceredir, her gelen baktı geçti.”
Hepimiz bir yerden bakıyoruz dünyaya: kendi hikâyemizden, çocukluğumuzdan, sevdiklerimizden, kaybettiklerimizden. Bir süre bakıyor, gördüğümüz kadarını anlamaya çalışıyor ve geçiyoruz. Neşet Ertaş’ta beni besleyen yerlerden biri de bu sanırım: insana kıymet verirken onu dünyanın sahibi yapmaması; geçiciliği hatırlatırken hayatı değersizleştirmemesi. Belki tam tersine; geçeceğimizi bildiğimiz için birbirimize nasıl baktığımızı daha önemli hâle getirmesi.
Yedi sekiz yıldır Neşet Ertaş üzerine bir şeyler yazmak istiyorum. Her seferinde elim geri gitti: kendime, kalemime yeterince güvenmediğim zamanlar oldu; bir de haddini bilmek meselesi var. Onu anlatmaya kalkışmaktansa, onun sözlerinin bende nereye değdiğini yazabilirim belki.
Şimdilik bildiğim yer burası. Bir ozanı anlatmaya çalışmaktan çok, çocukken dinlediğim türkülerden bugünkü hâlime kadar uzanan bir izin peşinden gidiyorum. Anneannemle dedemin anlattığı hikâyelerden, terapi odasının sessizliğinden, bir pencerenin önünde aklıma düşen eski bir sözden geçerek.
Belki Postmodern Tezeneler de tam burada başlıyor.
Neşet Ertaş’ın hayatından değil; onun bende dokunduğu yerden.
İnsanın içine bakma isteğimden.